Daniel Cohn-Bendit

Für die Türkisch-Sprachigen unter Euch

Erschienen im Magazin Tempo in der Januar-Ausgabe 

Türkiye 2009'un son günlerinde Avrupa Birliği ile 'çevre faslını' da açtı. Ama süreç çok yavaş eleştirileri sürüyor. Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Eş Başkanı Daniel Cohn-Bendit, Türkiye ile Avrupa'nın son dönemdeki duruşunu dikkate alarak durum değerlendirmesi yaptı. Tabii ki yine sözünü sakınmadı.

Türkiye 2009'un son günlerinde Avrupa Birliği ile 'çevre faslını' da açtı. Ama süreç çok yavaş eleştirileri sürüyor. Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Eş Başkanı Daniel Cohn-Bendit, Türkiye ile Avrupa'nın son dönemdeki duruşunu dikkate alarak durum değerlendirmesi yaptı. Tabii ki yine sözünü sakınmadı.

Daniel Cohn Bendit

Yaklaşık sekiz yıldan fazla süren yapısal sapmalar ve kayıpların sonunda, AB Anayasası'nı temelde koruyan ve ufak değişikliklerle tekrar ülkelerin onayına sunan Lizbon Antlaşması nihayet yürürlüğe girdi. Avrupa Birliği bundan böyle, başta Fransa ve Almanya gibi komünoter yönetimden çok, hükümetler arası yönetimi tercih eden ülkeler olmak üzere, devlet manevraları tarafından sulandırılmadan, marş ve bayrak kavramlarından arınmış olarak yoluna devam edebilir. Avrupa ruhu, siyasi arenada terk edilmiş ve hiçbir hükümetin de bunu yeniden canlandırmaya hazır olmadığı izlenimini veriyor. Steril bir küçülme eğilimi ve kimlik siyaseti tüm formlarıyla kendini hissettiriyor.
Bir diğer büyük siyasi olay ise, Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin 'demokratik açılım'ı. Güney Kafkasya'daki durumu dengelemek için Ermenistan ile ilişkilerin düzenlenmesinden sonra, Türkiye, uzlaşma ve barış için atılan adımlarda kararlılık sergiliyor. Bu en azından, kendi dilini televizyon, radyo veya siyasette kullanma da dahil olmak üzere bir dizi beklenmedik hak tanıma yoluyla, Kürtlere sunulan sürecin de anlaşılmasını sağlıyor. Ardından Anayasa Mahkemesi'nin Demokratik Toplum Partisi'ni (DTP) kapatması ve Ahmet Türk gibi siyasi çözüm arayışında PKK ile mesafesini koruyan çok sayıda yöneticisine beş yıllık siyaset yasağı getirilmesi var. Pek tabii ki başbakan ve iktidar bu sonucu eleştirdi, hatta anayasa reformu çağrısında bulundu. Böylece bu avuntu (destek) süreci bir bakıma güvence altına alındı.

AKP'Yİ GELGİTLER BEKLİYOR
Şunu umut edelim: Bundan sonra Kürtleri temsil eden herhangi bir parti, terörizme karşı radikal tutum sergileyebilsin ve PKK ile arasına ciddi mesafe koysun. Yine de, Türk anayasası ve siyasi partilerin yönetimini öngören yasa reformu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin standartlarına göre revize edilmediği sürece aynı manzaralar devam edecektir.
Demokratik açılım projesine karşı kamuoyunda oluşan beklenmedik dönüşüm, özellikle AKP tabanında partinin mevcut popülaritesinde yaşadığı düşüşün sebebi. Bu durum, hükümetin gelgitler yaşamasında da önemli rol oynayacaktır. Ve bu çalkantılar, kesinlikle muhalefet yüzünden yaşanmayacaktır. Zira muhalefet ne anayasa reformu için atılım yapmaya ne de millet bütünlüğünü tehdit eden ya da PKK yandaşı saydığı açılımı kabul etmeye hazır.  
AKP'yi bazı radikal dinci yöneticilerden, nüfusun bir bölümü üzerindeki tutumundan, ifade ve din özgürlüğü dâhil ayrımcılık ve fiili özgürlükleri sınırlamak için demokratik ilkeleri kendine has bir üslûpla kullanmasından dolayı eleştirmek mümkün. Ama her olumsuzluktan AKP'yi sorumlu tutmak dar açılı bir bakış olacaktır. Unutmamak gerekir ki, AKP seçimleri açık ara önde bitirmenin yanı sıra, Türkiye tarihinde AB'ye katılım yolunda, ülkeyi ciddi anlamda yola sokan tek parti oldu. Gerçekte, sorunun temelinde, hem AKP yönetimindeki bazı yöneticilerin belli belirsiz niyetleri, hem de Türk siyaset hayatına ve bazı çevrelere derin nüfuz eden otoriter Kemalist düşünce yatıyor. Türk demokrasisinin öncelikli rahatsızlığı ulusal mirası, sonrasındaysa muhalefetinin yetersizliğidir. Milliyetçi çevrelerle, askeri memurlarının cezai kovuşturmasına yol açan Ergenekon davası bu tespiti bir kez daha kanıtlamış oluyor. Bununla birlikte 'nüfuz sahipleri'ne karşı dini darbe olasılığını da hafife almamalıyız. Ama buradaki amaç, otoriter Kemalist düşüncenin yerine dini entegrasyonu getirmek değildir.
Bu tamamen, ana muhalefet partisi -yani Baykal CHP'sinin, siyasi İslam'ın kalesi AKP' ye karşı aşırı milliyetçi ve otoriter sağın öğretilerine benzer çağ dışı mantıkla yol almaya devam etmekteki ısrarı. Türkiye'nin reformcu, ilerici gerçek bir muhalefete ihtiyacı var. Böylece, bir kısım vatandaşın siyasi temsil sorunu ortadan kalkmış olur.
Aslında mahkeme, 550 sandalyeli Meclis'teki 21 koltuk varlığıyla DTP'yi, faaliyetleri yüzünden dolayısıyla 'devletin bağımsızlığı ve bölünmez bütünlüğünü tehdit eden zararlı bir yuva' olarak yargıladığında, bir bakıma modası geçmiş eski zaman milliyetçiliğinin yenilenmiş zaferini ilan etti. Şüphesiz bu, ulusal birliği 'kutsamak' ve yükselen Türk Cumhuriyeti'nin temelini sağlama almak için otoriter üslûpla laikliğin altını çizmenin en etkili yoluydu. Ancak CHP ve MHP gibi muhalefet partilerinin çoğunu hareketlendiren ideoloji, AKP'ye karşı güvenilir demokratik alternatif yaratmalarına büyük ölçüde engel oluyor.  
Kökten dinci İslam gibi, ulus - devlet milliyetçiliği de her zaman insan hakları ve hukukun üstünlüğünün yadsınmasına kapı açar. Bu da, MHP liderinin hiç tereddüt etmeden, demokrasiyi Türk devleti için tehdit olarak ilan etmesini anlaşılır kılıyor. Ve CHP her ne kadar bu denli radikal bir aşırılık göstermese de, sıkı milliyetçilik anlayışıyla duruşunu belli ediyor. 'Dersim Katliamı' etrafında gelişen olaylar açıkça bunu gösterdi.

MERKEL - SARKOZY KAPRİSLERİ

Bu nedenle söylemekte fayda var: Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve Almanya Başbakanı Angela Merkel'in yabancı düşmanlığı ve popülist kaprislerinin, Avrupa Parlamentosu Başkanı Jerzy Buzek'in kültürel 'vizyon'unun ve hatta Avrupa Konseyi Başkanı Van Rompuy'nin kişisel inançlarının çok ötesinde, Türkiye, er ya da geç AB'nin temelinde yatan, egemenlik paylaşma ilkesini kabul etmeye hazır olup olmadığını sorgulayacaktır. Bu sorun, birçok üye devlette, en kötü tutkuları ayaklandırmaya devam ediyor.
Avrupa'da çağ dışı mantıkla, Türkiye için imtiyazlı ortaklık fikrini savunanlar da, en azından Türkiye'nin stratejik önemini anlamış görünüyor. Özellikle de, bölgedeki siyasi merkez rolü, AB için bölgedeki olumlu etkisi ve en önemlisi de enerji talebinin çeşitlendirilmesi, güvenliğinin sağlanması açısından nevraljik durumu göz önüne alındığında.
'Olanaklı dünyalar' anlamında ve yaygın küreselleşme bağlamında, Türkiye'ye kadar genişlemiş Avrupa Birliği toplumu fikrinin güçlendirilmesi, belki de en umut verici bakış açısı olacaktır. Bu bağlamda AB, ekonomik küreselleşmeyi düzenleme yeteneğine sahip, devletlerin siyasi özerkliğini sağlayabilecek tek kurum olma sıfatını taşıyor. Durum gösteriyor ki, Avrupalılar siyasi nedenlerle bu durumu destekliyor. Buna karşın anayasal süreci de canlandırmak istiyorlar. Yanı sıra, gelenekçi ulusal egemenlik kategorilerini ve devletler arası rekabeti de birlik bünyesinden söküp atmak arzusundalar.
Dahası, AB yöneticileri kendilerine düşen sorumluluğu layıkıyla taşımak için sonuçların sadece kendilerine fayda sağlamasını hedeflemek yerine, daha eşitlikçi ve sürdürülebilir projelere imza atmalılar. Bunu da ancak görev sürelerinden dolayı sınırlamalara boyun eğmeyen bir vizyon ile yapılandırdıklarında tamamlayabilecekler. Avrupa, entegrasyon gücünü, kendini niteleyen açıklık ilkesinden alıyor; gönüllü bir siyasi birlik olarak ortak demokratik değerleri temsil ediyor. Avrupa Birliği, kimlikçi - milliyetçi söylemlerin dışında kalacaktır. Aksi durumda, birlik daha az sosyal ve vasat bir projeye dönüşecektir.